RSS

Category Archives: Çağdaş Siyasi Akımlar

Liberalizm

Liberalizm toplumu bireyin davranışlarından yola çıkarak açıklar. Özgürlük, rasyonel insanların amaçlarını gerçekleştirmesidir. Özgürlüğün korunması için iktidarın sınırlandırılması gerekir. Olumlu insan doğası anlayışı vardır.
Mill, iktidarın sınırlandırılmasından yanadır. Çünkü otoriter bir devlette iktidar yurttaşlar zihinsel potansiyellerini gerçekleştiremezler. Ancak bir yandan devletin birey özgürlüğü açısından tehdit oluşturabileceğini kabul ederken, aynı zamanda devletin bireyin kendini geçekleştirmesi yönünde müdahale etmesinin gerekli olduğunu kabul eder. Zaten bu niteliğidir ki, 19. ve 20. yüzyıl liberalizmleri arasında köprü konumuna getirir. Devletin çocukların eğitimi, çalışma saatlerinin düzenlenmesi, halk sağlığının iyileştirmesi konularında müdahale etmesi gereklidir. Bu tür müdahaleci önlemler, bireyin kendini gerçekleştirmesine ve potansiyelinin gelişmesine yardımcı olacaktır. Mill’in çağdaşlarından çok önemli bir farkı daha vardır; kadınlara oy hakkınısavunur.
Liberalizm; bireyciliğe dayalı, rasyonel bireylerin siyasal ve ekonomik alandaki hak ve özgürlüklerine vurgu yapan piyasanın doğal işleyişine bırakılarak devletin ekonomiye müdahalesinin en aza indirilmesini savunan bir doktrindir.

Özgürlük dış engellerin yokluğudur. Bireyin baskı altında kalmadan karar almasıdır. Bu negatif özgürlüktür. Klasik ve neo- klasik doktrin bunu savunur.

Doğal düzen anlayışı vardır. Devletin bu doğal düzene müdahale etmemesi gerekir.

Sosyal liberaller, klasik liberal anlayışını eleştirirler. Toplumsal refah için devlet müdahale etmelidir derler. 1970’lerin sonuna kadar sosyal refah devleti vardır. Green, pozitif özgürlük anlayışını savunur. Kişinin kendini geliştirmesi özgürlüktür. Piyasadaki özgürlük bireyin özgürlüğü için yeterli değildir. Bireyin özgürlüğü, üzerindeki müdahalelerin kaldırılması değil, ekonomideki müdahalenin kaldırılmasıdır. Sosyal liberaller, klasik liberalizmi geliştirme ve ona sosyal içerik kazandırmak için ortaya çıkmıştır.

Neo-klasik liberallerin en önemli savunucusu Hayek’tir. Hayek’in Kanun hakimiyeti teorisi vardır. Temel ilke öngörülebilirliktir. Adalet her şeyden önce yeniden dağıtıma karşıdır. Adalet toplumsal kuralların adil olmasıyla sağlanır. Kural adaleti savunur. Kural adaleti için; kanunların genel ve soyut olması gerekir. Artan oranlı vergiye bu ilkeyi bozduğu için karşı çıkarlar. Kanunlar öngörülebilir ve tarafsız olmalıdır. Kanunlar adalet için sık sık değiştirilmemeleri şarttır.

Neo-liberalizmin temel özellikleri:

Sadece ekonomik alan değil, siyasal ve toplumsal alan da piyasa mekanizması içinde ele alınıyor.

Devletin büyümesine eleştiri vardır.

Sendikaların gücünün artmış olmasından rahatsızdırlar.

Çözüm sınırlı devlettir. Ancak bu sınırlı devlet güçlü olmalıdır.

Eşitsizlik kaçınılmaz ve istenen bir şeydir.

Piyasa herkesin becerisine göre yükselme olanağı sağlar.

Ekonominin deregülasyonu savunulur.

Sendikalar törpülenmeli ve işçi sınıfının gücü kırılmalıdır.

Sosyal hizmetlere yönelik kamu harcamaları azaltılmalıdır.

Kamu hizmetleri özelleştirilmelidir.

Hakların daha çok piyasa temelli olarak tanımlandığı vatandaşlık anlayışı vardır.

Negatif özgürlük anlayışı söz konudur.

 

Etiketler:

Sosyal Demokrasi

Sosyal demokrasi, sosyalist ideallerden esinlenen fakat içinde var olduğu politik ortamdan ve ortama özgü liberal değerler tarafından ağırlıklı olarak belirlenen melez bir politik gelenektir. Bu bağlamda, sosyal demokrat proje, sosyalizmi liberal politika ve kapitalist toplumla uzlaştırma girişimi olarak ifade edilebilir.

Kendisi bir işçi hareketi değil de bir entelektüel akım olma iddiasında olan Fabiancılık, İşçi Partisi’nin politik perspektifinin belirlenmesinde son derece etkili olmuştur. Fabian sosyalizmi, kapitalist pazarın mutlak serbestliğinin doğurduğu eşitsizliklerin yarattığı adaletsizliğin tamiri amacıyla, devletin daha adil ve eşitlikçi bir ekonomik ve toplumsal yaşam için müdahalesini savunuyordu. Fabianlar anayasal çerçeve içinde kalarak ihtilallere eleştirel bakıyorlardı. Gelişen kapitalizm sosyal sigorta, ulaşım, eğitim ve sağlık sistemiyle geniş halk kesimlerine hizmet sağlayacak potansiyele sahipti. Ancak fabianlara göre kapitalizmin planlamaya ihtiyacı vardı. Mal sahipliğinin kolektifleştirilmesini öneriyor ve belediyecilik tezlerini ortaya atıyorlardı. Fabianlara göre, emek-sermaye arası çatışma değil, mülk sahibi azınlık ile toplumun diğer tüm katmanları arasındaki çatışma belirleyicidir. Zira değerleri sadece işçi sınıfı yaratmaz, bütün sınıflar yaratır. Bu nedenle devletin müdahalesiyle, daha adil bir dağıtım mümkündür.

Bernstein, modern sanayi toplumunun yapısal analizinde Marx’ın tezlerinin yanlışlığını savunuyordu. Öncelikle işçi sınıfının giderek artan yoksullaşması yerine, refah düzeyinin yükselmesi söz konusuydu. Toplumsal yapı sadeleşmemiş, orta sınıflar büyük sermaye tarafından eritilmemiş, köylülükte ortadan kalkmak yerine zenginleşmişti. Bu nesnel durum karşısında bir proleter devrim hedefi yerine sınıf dayanışması duygusu yaratma hedefinin daha makul ve ulaşılabilir olduğunu savunuyordu. Bernstein, ayrıca proletarya diktatörlüğüne geçiş için gerekli görülen şiddeti de reddediyordu. Ona göre, liberal demokratik kurumlar yeterince esnekti; Bu tür özgürlüğün herkes için geçerli olması ancak örgütlenme ile sağlanabilir. Bu anlamda sosyalizm “örgütleyici liberalizm” olarak adlandırılabilir.

1919’da Sovyet Rusya Komünist Partisi önderliğinde 3. Enternasyonal’in kuruluşu, Avrupa’nın her yanında sosyal demokrat partilerden bağımsız komünist partilerin örgütlenmesi, sosyal demokrasi/Marksizm kopuşunu keskinleştirdi

1929 dünya ekonomik bunalımı; kapitalizm tarihinde önemli bir kırılma noktası oluşturmuştur. Almanya gibi önemli bir sanayi toplumunda Nayonel Sosyalist rejimin, devletçi ve müdahaleci ekonomik politikaları başarıyla uygulama koyması ve kapitalizm dışı bir alternatif olan Sovyetler Birliği’nin de bu süreçten en az zararla çıkan ülke olması ile, müdahaleci devlet anlayışı, sanayi toplumlarındaki liberal devletler içinde, giderek cazip bir seçim halini almıştır. Planlı ve devlet müdahalesine dayalı bir ekonomik modelin sosyal demokrat iktidarlar eliyle kapitalist ülkelerde ilk kapsamlı uygulanış örnekleri İskandinavya ülkelerinde gerçekleşmiştir. İskandinav sosyal demokrasisi, kapitalizmin sadece serbest piyasasından ibaret olmayıp, planlanabilir bir piyasa ekonomisinin mümkün olduğu görüşünü savunmaktaydı. Planlamacı yaklaşımın bir diğer sonucu da “sosyalleştirme” yaklaşımını doğurmuş olmasıdır. 1930’lardan itibaren İsviçre’de uygulamaya konan sosyalleştirme politikaları, Sovyetler Birliği’nde yaşanan devetçilik politikalarından farklı bir gelişmeydi; üretim araçlarının mülkiyetinin kamulaştırılması yerine, yaratılan zenginliğin ve gelirin dağılımını düzenleyici önlemler üzerine yoğunlaşmaktaydı. İsveç sosyal demokrasisi, devletçi olmaktan çok karma ekonomiye dayalı bir refah devleti yaratmayı hedeflemişti. Kamulaştırılan sektörlerde de işletmeci devlet değil, toplum olacaktı ki bu durum “öz yönetim” terimiyle ifade ediliyordu. İsveç Sosyal Demokrat Partisi’nin en önemli kuramcısı olan Ernst Wigforss, kapitalizmin kendi doğal evrimi içinde ortadan kalkışını beklemek yerine sürece müdahale ederek yönlendirmenin gerekliliğini vurgular. Wigforss’un Marksizm’den ayrıldığı temel nokta, işçi sınıfının sosyalizmi kendi yoksullaşması sonucu yaratacağı öngörüsü yerine, işçi sınıfının refahtan aldığı payın artışıyla sosyalist bir tolumun gerçekleşeceği tezidir.

1930’lu yılarda Henri de Man ve Belçika İşçi Partisi, ilk kez açık bir şekilde, sosyal demokrasinin hedefleri olarak karma ekonomi ve planlamacılık perspektiflerini telaffuz ettiler. Belçika planlamacılığı, bankacılık ve finans kuruluşlarının, temel sanayilerin ve tekellerin “sosyalizasyonu”nu öngörmektedir. Planlı bir ekonomi de katılım esastır. Sendikal hakların genişlemesi, toplu sözleşmenin yaygınlaşması, sosyal güvenlik sisteminin kurulması, devletin hem bir güvenlik hem de ekonomik gelişme unsuru olması, planlama anlayışının temelini oluşturur. Planlama yalnızca gelir dağılımın adilleştirilmesi için değil, ekonomik kalkınma için de bir zorunluluk olarak önerilmiştir.

İskandinavya örneklerine göre devasa ölçekte bir sanayi toplumunda, sosyalş demokrasinin insiyatifiyle refah devleti projesinin uygulama denemesi ilk kez Britanya’da geröekleşti. Savaşın hemen ertesinde İşçi Partisi seçimleri kazanarak iktidara geldi. Refah devleti programı bir yandan sağlık, iş güvenliği ve eğitim alanlarında köklü reformlarla ekonomik demokrasi hedelerini hayata geçirirken, diğer yandan bankacılık ve madencilik gibi alanlarda da büyük çaplı devletleştirmelere gitmiştir. İngiltere Merkez Bankası, demiryolları işletmesi, elektirik-gaz işletmeleri ve kömür madenleri gibi sanayinin altyapısını oluşturan balıca sektörler, 1950’ye kadar aşamalı biçimde devletleştirilmiştir. Ulusal sağlık servisi kurularak gerçekleştirilen herkese eşit ve bedava sağlık hizmeti ilk kez Britanya’da gerçekleştirilmiştir. 1960’lar, sosyal demokrasinin Avrupa’daki iktidarı elde ettiği “altın çağ” oldu.

Refah devleti uygulamalarının, her toplumda farklılıklar göstermekle beraber, bütün toplumlarda hizmet ettiği ortak bir anlayış, söz konusudur: Sosyalizm ve kapitalizmden farklı olarak üçüncü bir karma iktisadi yaklaşımın yaygınlaşmasına yol açmış; toplumun tüm kesimlerine yayılacak biçimde eşitlik, sosyal adalet, sosyal güvenlik ve refah politikalarını gündeme getirmiştir.
Refah devleti uygulamalarıyla kapitalizm, anı anda; hem bir ölçüde ıslah edildi, hem de güçlendi.

 

Etiketler:

Muhafazakarlık

Muhafazakârlık mevcut siyasal, sosyal ve ekonomik düzeni değerlerine ve mümkün olduğunca korunması gerektiğine inanır. Bu düzen, nesiller boyunca yaratılan gelenekler ve kurumlar, zamanın ve deneyimin zorunlu sınavından geçmiş ve kendini, doğruluğunu ve işlerliğini ispatlamıştır.
Muhafazakâr ruh halinin iki temel özelliği vardır: İnsan doğasına, köksüzlüğe, denenmemiş buluşlara güvensizlik ve tarihsel süreklilik ile geleneksel çevreye duyulan güven.

Muhafazakâr siyaset dönemden döneme farklılık gösterir, dönemin koşullarına bağlı, pratik ve faydacıdır.

Avrupa’da muhafazakârlığın en önemli kuramcısı olarak Edmund Burke kabul edilir. Ona göre sakinlik ve sessizlik insanın normal halidir ve bu durumun korunması gerekir. Yüzyılların biriktirdiği akıl ve deneyim gözetilerek, özgürlükler ve bu özellikler bozulmaksızın son derece yavaş bir biçimde elde edilmelidir; hızlı bir değişim ve reform programına karşıdır. Burke göre toplumda istenen istikrardır, bunun sağlanabilmesi için toplum düzenini bozacak şeylerden kaçınmak gerekir. Ona göre toplumda soyluların varlığı doğaldır ve olması gerekendir. Toplumda farklı kesimler olması, farklı düzeyler ve sınıflar olması, dolayısıyla eşitsizlik bütünün birliğini ve uyumunu bozmaz.

Liberal düşünüşün aksine, muhafazakârlar, Hıristiyanlığın ilk günah doktrinini benimser ve u nedenle insanın doğuştan iyi ve özgür olmadığı kanısındadır.

Muhafazakâr düşünürler bireyciliğe, eşitlik, özgürlük ve halk egemenliği ilkelerine karşı çıkar. Soyut haklara ve sözleşmeye dayalı, rasyonel toplum tasavvuruna, soyut milliyetçiliğe karşı Ortaçağ köklerini, bu dönemde var olmuş “kadim toplumsal düzeni”, kurumları, yaşantıyı hukuku ve felsefeyi, esas olarak toprak aile, sınıf, din ve loncaya dayanan örgütlenmesiyle devrim öncesi dönemi ve eski rejimi savunur.

Muhafazakâr tepkinin Aydınlanma düşüncesi ve Fransız Devrimi yanında bir diğer hedefi Sanayi Devrimi’dir. Makinalaşmaya, kırsal yapının, sosyal düzenin bozulmasına ve proleterleşmeye karşı çıkılır. Siyasal ve toplumsal alanda eski düzeni ve eski toplumu bozan şey yalnızca Fransız Devrimi değil, bizzat buhar makinasının, kentleşmenin, nüfus artışının, sanayileşmenin, kapitalizmin ta kendisidir.

Muhafazakârlar toplumu olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi araştırmış, normatif değil, gerçekçi ve faydacı bir konumu savunmuş, bu anlamda modern sosyal bilimlerin temelini artmıştır.

Muhafazakârlar önce Fransız Devrimi’nin taçlandırdığı yasalar önünde eşitlik ve yurttaş haklarına tepki duydu, sonra 19. yüzyıl sonlarından İkinci Dünya Savaşı öncesine uzanan ve genel oy hakkı ile sembolize edilen demokrasi zemininin genişlemesine karşı çıktı, daha sonra da refah devleti uygulamalarına itiraz etti.

Modernlik yaşam standardını belki artırır, ama beklentiler daha hızlı çoğalır; mutsuzluk ve tatminsizlik durumu artarak sürer. Muhafazakârlık, endüstriciliğe ve mali kapitalizme karşı büyük bir nefret geliştirir.

Muhafazakârlığa göre toplumun en temel birimi birey değil, ailedir. Aile toplumsal yapının, yaşantının en eski ve başarılı kurumudur. Muhafazakârlar çıkış noktası olarak bireyi değil, toplumu alırlar. Toplumsal yaşantının amacı da bireysel özgürlüğü sağlamak değil, otoritenin bozulmadan korunmasıdır. Rasyonalizmin soyut, tektipleştirme çabasını eleştirir.

Geçmiş muhafazakârlık için önemlidir. Geçmiş büyülü bir zamandır; ünlü muhafazakâr siyasetçi Winston Churcill “geçmişte yaşamak isterdim” der. Geçmiş, teknoloji yüklü bugün ve gelecekten daha hoş görünür; geçmişin savaşları bile tercih edilir.

Muhafazakâr tarih felsefesine göre, modern tarih ilerleme değil, gerileme sinyalleri vermektedir. Bu gerileme oldukça eskilere dayanır: Rönesans, reform ve akıl çağı gerilemenin adımlarını oluşturur. Asıl karşı çıktıkları, kendilerinin statükonun değişmesine, yeni bir toplum düzeninin kurulmasına adamış, radikaller ve ilericiler topluluğudur.

Muhafazakârlığın esas aldığı “düzen” salt siyasal kurumlardan oluşmaz; insanın biyolojik ihtiyaçlarını karşılamak için aileye ve çocuklara, güvenlik ve bağımsızlık için mal ve mülke, utsuz bir göçebe olmamak için yerel bağlara ve komşulara, ona nereden gelip nereye gittiğini ve yeryüzündeki konumunu anlatacak geleneksel bir dini inanca ihtiyacı vardır. Din, kutsal olan toplumdan ayrı düşünülemez.

Toplum esasında bir sözleşmedir… Toplum yalnızca yaşayanlar arasında değil, yaşayanlar, ölmüşler ve doğacak olanlar arasında bir ortaklıktır. Toplum insan varolduktan bu yana vardır, ezeli ve ebedidir, insan toplumu yaratmaz, toplum insanı yaratır.

Burke’e göre tek tek insanlarda bulunan akıl, yüzyılların, ulusların birikimi ile kıyaslandığında küçüktür. İnsanlığın kadim tarihinde üretilmiş toplumsal biçimlerin yararına inanılır.

Eşitlik olumlu referanslara sahip değildir. Eşitlik var olamayacağına göre toplumun farklı kastlara, zümrelere, sınıflara bölünmüş olması da doğaldır. Bunlar istikrarlı bir toplum yapısı için zorunludur. Bireycilik, Toplumda bağlantı ve referans noktaları olmayan şaşkınlık içinde kalabalıklar ve tehlikeli yığınlar oluşturur.

Reformcu muhafazakârlara göre toplumsal yaşamda ve kurumlarda süreklilik sağlanmalı, ağaç budanarak yenilenmelidir. Eski kurumlar güçlendirilmelidir. Eğer başka seçenek yoksa yeni şarap eski şişelere doldurulmalı, ama bütünüyle yeni bir şey yaratmaya cüret edilmemelidir. Unutulmaması gereken, toplum yapısının insanın özel istem ve iradesi tarafından değil, Tanrı tarafından şekillendirildiğidir.

ÇAĞDAŞ MUHAFAZAKÂRLIK – YENİ MUHAFAZAKÂRLIK, “NEO-CON”LAR
20. yüzyılın son çeyreğinde yeni-sağın ekonomik alanda savunduğu neo-liberalizm ile sosyal alandaki muhafazakârlığı iki ayrı ideolojik konumlanışın bir arada gelişmesine neden oldu. 20. yüzyılda yaşanan iki dünya savaşının ortaya çıkardığı yıkımın yarattığı hayal kırıklığı modernize, liberalizme ve rasyonalizme yönelik tepkileri alevlendirdi ve bu tepki muhafazakâr duruşa yeni dayanak noktaları kazandırdı. Özellik de Soğuk savaş sonrasında muhafazakârlığın ortak paydası, özel mülkiyete saygı ve komünizm karşıtlığı oldu.

Sürekliliğe değer verilirken küçük ve yavaş değişiklikler büyük ve hızlı olanlara tercih edilir. Açık ilerleme göstergelerinden çok bunların içselleştirilmesi önem taşır. Böyle bir kurguda bilinmeyen denizlere açılmaya, macera ve çılgınlığa yer yoktur.

Batı dünyasının gelişmiş kapitalist ülkelerinde 1980’lerde ABD başkanı Ronald Reagan ve dönemin İngiltere başbakanı Margaret Thatcher’in temsil ettiği bir baş tür yeni-muhafazakârlık akımı gelişti. Bu dönem, muhafazakârlar açısından, 1970’lerin krizinden çıkışı ekonomik alanda neo-liberal siyasal açılımlar eşliğinde, yeniden düzenleme ve özelleştirmelerle birlikte öngören bir siyasal açılım dönemi oldu.

Amerikan muhafazakârlığı da 1980’lerde yeni bir uyanış ve canlanma dönemi yaşadı. En önemli ilkeleri arasından minimal devlet, Güçlü ama müdahalesiz hükümet, aile, komşuluk, yerel topluluk, adem-i merkeziyetçilik, yerelcilik, akılcı planlama karşısında gelenek ve deneyimin açıkça tercih edilmesi, yeniden dağıtıma yönelik siyasete karşı olmak ilkeleri yeniden geçerlilik kazandı. Regan, Yıldız Savaşları projesinin sahibi, komünizmin sonunu getiren adamdır.

Yeni muhafazakârlar kapitalizme biraz hayranlık ve biraz da şüphe ile yaklaşıyor. Kimileri kapitalizmin yarattığı kültürel çelişkilerin ahlaki değerleri aşındırdığını, entelektüel kaynakları kuruttuğunu, aşırı üretimin sınır duygusunu ortadan kaldırdığını, tatminsizlik ve mutsuzluk yarattığını ileri sürüyor. Kitle toplumunun, insanları çok hızlı bir şekilde çok şey talep eder hale getirdiğini, bunun da devlet ve hükümet de dahil olmak üzere kurumları aşındırdığını söylüyorlar. Çıkar gruplarının pastadan daha çok pay alabilmek için uğraştığı bir ortamın sosyal ve siyasal sonuçları korkutucu görünüyor.

 

Etiketler:

Marksizm

Marx’ın insani özgürleşme nosyonundan anladığı içerik yabancılaşmanın aşılması olarak ifade edilir. En basit tarifiyle yabancılaşma Marx için, aslen insana ait olan yaratıcı güçlerin, insanın kendi kontrolünün dışında ve insani potansiyelinin önünü tıkayacak şekilde kullanılmasına işaret eder.

Marx için tüm tarih insan doğasının değişiminden ibarettir. Marx’a göre, insan doğasına atfedilecek her türlü tarih dışı meziyet spekülasyondan öte bir anlam taşımaz. Bu anlamda insani eylemin her türlüsünü bireysel fayda motivasyonuna bağlamaya çalışan liberal yaklaşımlara mesafeli durur. Bu ona göre zamanın burjuva davranış kalıplarını tüm insanlık tarihine şamil kılmaktan başka bir şey değildir. Marx’a göre burjuva sivil toplumun bireyidir ve bu haliyle de tarihin belli bir dönemine özgüdür. Marx’a göre tarihsel sürecin değişmez gerçekliğini üretim oluşturur. Tarih insan, doğa ve toplumun karşılıklı etkileşim sürecidir. İnsan ürettikçe doğayı da değiştirir, fakat aynı zamanda doğayı da kendi bedenine eklemiş olur. İnsan ürettiği müddetçe doğayı tüketen bir varlık değildir. Aksine, üretim insanın doğa ile bütünleşmesini ifade eder. İnsan salt ihtiyaçlarını gidermek için üreten ve bu nedenle iş bölümüne giden ve bu süreçte doğası hiç değişmeyen bir varlık değildir İnsan, doğası tarafından belirlenen bir varlık değil, kendi doğasını üreten bir varlıktır.

Yabancılaşma üretimin ve onun sonucu olan ürünün, insanı zenginleşmeye değil, yoksunlaşmaya vesile olmasıdır. Temelinde ise emeğin meta haline gelmesi vardır. Emek, alınır satılır bir iktisadi kategori haline gelerek yarattığını mülk sahibine teslim etmekte, bunun karşılığında da gittikçe sefilleşen yaşam koşulları içersine itilmektedir. Dolayısıyla yarattıkça sefilleşmektedir. Emeğin ürünü, kendisinin karşısına, onu zenginleştiren değil, yoksullaştıran ve daha da önemlisi yoksunlaştıran ayrı bir varlık olarak dikilir. Kendi emeğine yabancılaşan insan, Marx’a göre kendi türsel özelliğinden, yani insanı insan yapan evrensel üretim yapabilme yetisinden yoksun bırakıldığı için, kendi türsel özelliğine ve dolayısıyla kendi türüne de yabancılaşmaktadır.

Kapitalist üretim ilişkileri dendiğinde, üretim araçlarının sahibi olarak burjuvazi ilke salt emek gücünün sahibi olarak proletarya temel unsurlar olarak öne çıkarlar. Kapitalizmin gelişmesinin özgün unsurlarından birisi, kitlelerin mülksüzleşmesi ve üretim araçları sahipliğinden tamamen soyutlanmış bir emekçiler kitlesinin ortaya çıkmasıdır.

Kapitalist üretim ilişkileri çıplak iktisadi ilişki düzeyinde kalmazlar. Bu ilişkiler bir yandan salt iktisadi ilişkiler olarak ortaya çıkarken diğer yandan da hukuki ve siyasal ilişkiler aracılığıyla formal bir yön kazanırlar. Üretimin örgütlenmesi, yani üretim ilişkileri, emek sahibi ile sermayedar arasındaki çıplak iktisadi ilişkinin ötesine taşar ve özellikle hukuk aracılığı ile toplumsal alanın örgütlenmesinin her alanına doğru genişler.
Marx’ın özgür bireyi, zorunlu ihtiyaçların üretimi çerçevesine sıkışmamış, gündür atölyede üreten, öğleyin resim yapıp balık tutan ve akşam da felsefe eleştirisi ile uğraşan bireydir. Özgür toplum bunların her birinin eşit derecede insan ihtiyacı olarak belirlendiği toplum olacaktır. Dolayısıyla kapitalizmin aşılması yoksulluğun ve yoksunluğun beraberce aşılması anlamına da gelir. Komünizmin temelinde, “üretim patlamasına” dair bir beklenti vardır. Üretimin özel mülkiyetin kısıtlarından kurtarılarak toplumsallaştırılması, üretimin önünü sonuna kadar açacak ve böylece insan toplumlarının o zamana kadar en esaslı dersini oluşturan, hayatı devam ettirmeye yönelik üretim yapma kaygısı da son bulacaktır. Kısacası üretim, zorunluluklar dünyasının zincirlerinden kurtarılmış ve insani zenginleşmeye katkı yapar hale gelmiş olacaktır.

Marx’a göre, değişik toplumsal sınıflar arasında ortaya çıkan mücadeleler, bu sınıflar arasındaki sömürebilme gücünü konu edindiklerinden dolayı veya edindikleri müddetçe sınıf mücadelesi olarak nitelenirler. Sınıf mücadelesinin Marx tarafından tarihin motoru olarak nitelemesinin altında yatan mantık da budur. Sınıf mücadelesi, sınıflar arasındaki sömürüye dayalı güç ilişkilerini değiştirdiği için tarihin de itici gücü olarak belirlenir.
Marx’da proletarya diktatörlüğü komünizme, yani sınıfsız topluma geçiş aşamasında proletaryanın rakiplerini alt etmek için kullanacağı mekanizmalara işaret eder. Bu diktatörlüğün temek işlevi sınıfsız topluma geçişi olanaklı kılmasıdır. Marx için proletarya diktatörlüğünü diğer sınıf yönetimi formlarından ayırt eden unsur, diğer devlet formlarının sınıflı toplum yapısını sürdürmeye ve dolayısıyla kendilerini devam ettirmeye yönelimleri varken, proletarya diktatörlüğünün sınıflı toplum yapısının ve dolayısıyla kendisinin de sönümlenmesini hedeflemesiydi. İşçi sınıfın kurtuluşunu sınıflı toplum yapısının sönümlenmesinde gören Marx için, işçi sınıfının yönetim organı da kendisini sönümlemeye yönelten bir yapılanma olacaktı.

 

Etiketler:

Sosyalizm

Sosyalist hareket, işçi sınıfı hareketidir. Bunun için öncelikle işçi sınıfının doğması gerekmektedir. Kapitalist toplum ile birlikte ilk olarak işçi sınıfı İngiltere’de doğmuştur.Marks kendi sosyalist düşüncesini savunmuştur. 19. Yüzyılın başında ilk olarak Luddist hareket başladı. Marks’ın Kapitalinde makine kırıcılık olarak nitelendirilmiş ve bu durum aşağılanmıştır. Onları burjuvazi ile burjuvazinin araçlarını birbirinden ayıramıyorlar diye eleştiriyor. Bir makine yüz işçinin yapabileceği işi yapabiliyordu ve bu durum kitlesel işsizliğe neden oluyordu. Makine kırma olayları sonrasında işçiler, polisin ciddi takibine uğradılar. Luddizm olarak bilinir. Aynı dönemde Robert Owen, sosyal politikalar ile iyileştirmeler düşünüyor. Marks ile Engels, kendilerinin dışındaki sosyalist hareketlere ütopik sosyalizm diyorlar. Aşağılayan, eksik bulan bir ifade olarak ütopik sosyalizmi kullanıyorlar. Fransa’da ütopik sosyalistlerin önemli adamlarından biri Proudhon’dur. İngiltere’de hiçbir zaman sosyalist devrimi hedefleyen hareket olmadı. Sosyalizme geçiş hedeflenmedi. İngiltere’de işçi sınıfının bir sendikası vardır ve bu sendikalar İşçi partisinin üyesidir. İşçi partisi ise üyelerinin haklarını korumayı hedef alıyor. Bu partinin devrim yapma gibi bir amacı yoktur.

Fransa’da İngiltere’deki kadar güçlü bir işçi sınıfı yoktur. İşçi sınıfının biraz daha az geliştiği yer Almanya’dır. Ancak Almanya’da klasik idealist felsefe çok gelişmiştir (Kant, Hegel). Almanya’da o dönemde belli mesleklere girebilmek için Yahudilikten dönmek gerekir. Marks’ın babası avukatlık yapabilmek için Yahudilikten Protestanlığa geçmiştir.1818’de Marks doğuyor. Gençliğinde siyasi hareketlere katılmıştır. Engels(1820) ile Fransa’da tanışmıştır. Engels’in babası ise fabrikatördür. İkisi de işçi sınıfı kökenli bir aileden gelmiyorlar. Marks başlarda Hegelci iken dada sonra sol Hegelci olmuştur.Marksist bir felsefe vardır. Hegel’den tam bir kopuşu yoktur. Marks’ın Kapitali ile Hegelin kitaplarının sistematiği arasında benzerlikler vardır. Hegel’i eleştirse de onun planını takip etmiştir. Gençliğinden beri radikal siyasi eylemlerle iç içe yaşasa da bir baronun kızıyla evleniyor. Bun anlamda çevresi tarafından bir tehdit unsuru olarak görülmüyor. Marks hümanist bir perspektiften sosyalizme geçiyor. 1845’de Kutsal Aile’yi yazdı. Hegelcilikle polemiğe girdi. Sınıf bilinci, işçinin o sırada ne yapması gerektiğidir. 1846’da Alman İdeolojisi’ni yazıyor. Bütün tarih hangi ölçüte göre değişir bunu ortaya koymaya çalışıyor. Dünya tarihinin değişim aşamalarını anlatıyor. Ona göre tarih, savaşlarının tarihidir. Ancak bu savaşlar siyasi mücadeleler gibi görünse de temelde sınıf savaşından ibarettir. Sınıfları, artık emeğe el koymanın özel biçimleri belirler. Sınıfların varlığı üretim ilişkisine bağlıdır. Tüccarlar ve tefeciler üretim araçları olmasa dahi artık emeğe el koymaktadırlar. Bunlar küçük meta üretiminin artığa el koyma biçimidir. Kimseyi çalıştırmıyor, fazladan kimsenin artığına el koymuyor. Tüccar üreticiden malı alırken olması gereken fiyatın altında alarak artık emeğe el koyar. Yatırım yapılırken bankadan borç alınır. Daha sonra bunu banka faiziyle geri alır. Bankanın bu hizmetine tefeci faizi denir. Bankanın üreticiye uyguladığı bu faize tefeci faizi denirken tüccardan aldığı faize sermaye faizi denir.

Maddi koşullar düşünceyi belirlemektedir. Bunu diyen Marks 1846’da yazdığı kitabına (Alman İdeolojisi) neden ideolojiler diyor? Marks’a göre herkes kendi maddi çıkarlarının peşinde olsaydı süreç devrime gidecekti. Böylece sistemin meşrulaştırılmasına gerek kalmayacaktı Ancak süreç böyle ilerlemiyor. Bunu kıran ideolojilerdir. İdeoloji, maddi koşulların gelişimini aksatmaktadır. İnsanların kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesini engelleyen bir etkendir. Marks ideolojiyi incelerken Engels de din savaşlarını araştırmıştır. 1883’de ideoloji olumlu bir anlam kazanıyor. İşçi sınıfının da bir ideolojisi vardır. Lenin ile beraber tamamen olumlu anlamdadır. Ancak Alman İdeolojisi’nde olumsuzdu. Marks dine afyon diyor. Bu ideoljier gibi insanlar üzerinde bilinçli olarak uygulamaya koyulan bir şey değildir. Marks’a göre komünist toplumda da din olacaktır. Ona göre din baskı altındaki yaratığın iç geçirmesidir. Dini bir tür varoluş konusuna teki olarak ele alıyor. İnsanı içine fırlatıldıkları dünyada acılarını dindirmek için alınan bir afyondur. İnsan türü sınıfsız toplumda değişmeyeceği için bir din yine var olacaktır. Komünist toplumda sınıf çatışması biteceği için hakimiyeti meşrulaştırma aracı olarak kullanılan ideolojiye ihtiyaç duyulmayacaktır. Marks 1847’de Fransa’daydı. Fransa o dönemde devrimin eşiğindedir. 1848’de büyük bir devrim olacaktır. Paris siyasi çatışma alanına dönmüştür. Fransa’daki yıllarında Proudhon ile tanışacaktır. Proudhon ütopik sosyalisttir. Proudhon’un Sefaletin Felsefesi adlı kitabı bulunmaktadır. Bu kitaba Marks Felsefenin Sefaleti adlı başka bir kitapla cevap veriyor. Proudhon kitabında işçi sınıfını yapısal olarak sistemin bir parçası haline getiriyor. Kitabında yer alan çözümler işçi sınıfının durumunun iyileştirilmesine yöneliktir. Hegel’de iki ucun birbiriyle uyumlandığı bir durum yoktur. Marks’ın Hegel ile benzerliği bu noktadadır. Burjuvazinin karşısında işçi sınıfı yer almaktadır. Böyle bir düzende ancak sistem ortadan kalkınca çözüm bulunmuş olur. Üretim ilişkisi ortadan kalkarsa işçi sınıfı da ortadan kalkacaktır. Proudhon’u uzlaşmaya gitmekle suçluyor. İşçi sınıfının yaşam koşullarını düzeltmek yerine mevcut düzeni ortadan kaldırmayı doğru buluyor Marks. 1848’de yapılan devrim burjuva devrimine dönüşüyor. Cumhuriyet kurularak genel oy erkeklere kabul edildi. Napolyon’un yeğeni de cumhurbaşkanı olmuştur. 1848’de Komünist Manifestosu yayınlanıyor. Kitabın başında “Avrupa’da bir hayalet dönüyor, komünizm hayaleti” yazıyor. Komünizm, mevcut eşitsiz şartları düzeltmeyi amaçlayan siyasi hareketin adıdır. Bu manifesto da bunu amaçlıyor. Proudhon’daki gibi işçinin çalışma koşullarının iyileştirilmesi gerekiyor ancak bu nihai amaç değildir. Bu iyileştirmeler işçiyi isteme entegre etmek değildir. Bunlar asıl çözüme gidecek yolda işçi sınıfına yardımcı olacaktır. Marks bir süre sonra İngiltere’ye yerleşecektir. Marx, 1848’deki devrim üzerine Fransa’da Sınıf Mücadelesi’ni yazdı. 1852’deki darbe üzerine ise 18 Bürümer’i yazdı (Bürümer devrim takviminde yer alan bir aydır. Bürümer ayının 18’inde darbe olmuştur). İngiltere’de işsiz kaldı, Engels’in parasıyla hayatını sürdürdü. Ekonomik, politik çarpıtmalara kendini adadı. 1859’da Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’yı yazdı. Kitapta bir formül vardır. Tarihin nasıl geliştiğine devrimlerin nasıl olduğuna dair bir formüldür. Üretim ilişkileri, üretim güçleri ile üretim tarzından oluşur. Bir süre sonra üretici güçleri gelişir. Bu üretici güçleri üretim ilişkilerine ayak bağı olur. Eğer bir devrim olduysa bunu üretim güçleri gerçekleştirmiştir. Ancak bu formülde yanılabiliyor. İdeolojiyi işin içine katarsak belki bu yanılmadan kurtulabiliriz. İdeoloji, maddi koşulları açıklayamamanın bir anahtarı olabilir mi?

Devrimin en gelişmiş kapitalist ülkede olması gerekiyor. Bu ilerlemecilik meselesine götürür. Marx ilerlemeci midir? İlerlemecilik, bir sonrakinin her zaman bir öncekinden daha iyi bir aşama olmasıdır. Bu süreç hiçbir zaman son bulmaz. Bitme yoktur sürekli ilerler. Modernist düşünce böyle bir mantığa dayanır. Burjuvazi karşıtları değildir. Üretici güçlerinin en geliştiği yerde devrim olacaksa bunu ilerlemecilik olarak düşünebilir miyiz? Hindistan İngiltere sömürüsüne girdi. Üretim ilişkileri ortadan kaldırıldı. Ancak bir süre katliamlar oldu. Daha önce geçimini sağlayan insanlar geçimini sağlayamaz oldu. Burada ilerlemecilik mantığını ileri sürdüğünüzde bazı yıkımları ilerleme olarak görürsünüz. İlerlemecilik varsa devrime gerek kalmadan sosyalizme geçilebilir. Ancak Marks’da sistem yıkılacak ve sonra yeni bir dönem başlayacaktır. 1867’de en önemli eseri olan Das Kapital yayınlanıyor. 1. Cildi yaşarken yayınlandı. İki ve üçüncü citleri Engels yayınladı. Bu eserinde, artık değer problemini çözüyor. İşçinin fazladan çalıştığı süreye artık emek zamanı deniyor. Bu süredeki çalışmalarının karşılığı ücret olarak almıyor. İşveren o çalışma süresinin artık değerini alıyor ancak karşılığını vermiyor. Bunu yaparken de iş sözleşmesine göre hareket ediyor, herhangi bir yasadışı durum söz konusu değildir. Değeri emek belirler. Metanın değeri onun içinde gizli olan değer ile ölçülür. İşçi ne kadar fazla çalışırsa o kadar değeri sermaye sahibine teslim ediyor. Burada karşılığını vermezse buna artık emek denir. Buradan artık değer oluşuyor. Artık emek ve artık değer varsa kapitalizm vardır. Das Kapital’de Kar Oranının Düşme Eğilimi Yasasını ortaya atıyor. Kar oranlarının düşme eğilimi yasası kapitalist sistemi çöküşe götürecektir. İlerlemecilik gibi bir düşünce değil ancak kendi çökecek ise sosyalist harekete gerek ar mıdır?

Artık değer oranı, artık emek zamanında üretilen değerin emek gücüne ödenmiş değere bölünmesiyle elde edilir. Örneğin bir içi toplam 10 saat çalıştı. Bu çalışma zamanının 5 saatinin karşılığını alırken kalan 5 saatin karşılığını alamamışsa artık değer oranı birdir. Kar oranı ise artık değerin döner sermeye ile sabit sermaye toplamına bölünmesiyle elde edilir. Döner sermeye ve sabit sermayeye ödenen miktar ne kadar büyürse kar oranı o kadar azalır. Daha fazla kar elde etmek için daha fazla üretmek gerekecektir. Daha fazla üretmek içinse kapasiteyi büyütmek yani sabit sermayeyi artırmak gerekecektir. Belli bir noktadan sonra teknoloji değişmeyebilir. Teknolojik gelişme sabit kabul edildiğinde sabit sermayeyi üretim artışı için sürekli artırmak gerekecektir. Döner sermaye içinde işçiye ödenen ücret ve diğer giderler yer almaktadır. Dolayısıyla uzun dönemde kar düşer. Sistem kendi kendine çökecekse sosyalist mücadeleye gerek var mıdır? Bu Marks’daki problemli bir noktadır. Marx’da, Kapitalizmin İngiltere’de yapısal olarak çökeceğine dair beklenti bulunmaktadır. 1871’de Paris’de İşçi devrimi oluyor. Buna Paris Komünü denmektedir. Proudhoncu gruplar devrimi yapmıştır. Marks kendini geliştirmek adına bu devrimden çok etkilenir. Devrim onun beklediği yerde gerçekleşmemiştir.1870’de Almanya – Fransa savaşını Almanya kazanmıştır. Fransa ülke yönetimini Prusya’ya emanet etmeye kalktı. Buna yönelik ulusal direniş de vardır. Paris Komünü ile dünyada ilk kez Proletarya diktatörlüğü kurulmuş oldu. 70 gün sürmüştür. Paris Komünü Marks için önemli bir deneyim olmuştur. Marks’ın kafasında planladığı türden bir devrim oldu. Marks, sınıf savaşı kaçınılmaz şekilde proletarya diktatörlüğüne götürür der. Marks göre devlet, egemen sınıfın baskı aygıtıdır. 1871’den sonra Marks’ın ilerlemeci mantığı iyice zayıfladı. Paris Komünü kalabilirdi ancak Prusya güçlerinin savaşıyla yıkıldı. Dolayısıyla sürebilirdi. Savaş sonucunda yıkılması nedeniyle bir çürüme veya umutsuzluk yaratmadı. Marks ve Engels hiçbir siyasi partiye girmediler. Hep enternasyonal bir siyaseti sürdürdüler. Alman İşçi Partisi Programı, 1875’de Marx’ın sert eleştirilerini çekmiştir. İşçi sınıfı devriminden sonra iki aşama söz konusudur. Komünist toplumun birinci aşamasını proletarya diktatörlüğü oluşturur. Birinci aşamada herkese emeği kadar verilir. İkinci aşamada ise herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar sloganı söz konusudur. İdeolojiler temizlendikten sonra ikinci aşamaya geçilir. Marks, 1883 yılında Londra’da öldü. 1895’de de Engels öldü.

 

Etiketler:

Faşizm

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde liberal demokratik hava dağılmaya, giderek güçlenen otoriter ve totaliter bir hava esmeye başladı. Faşizm kendini diğer ideolojilerden, liberalizm ve sosyalizmden net biçimde ayırmıştır. Bu ayrım aynı zamanda faşizmin demokrasiden de net bir kopuşunu ifade etmektedir. Kitleler karar almak için değil, inanmak, boyun eğmek ve savaşmak için vardır.Faşizm, modernliğin ürettiği bu parçalanmışlığı ve bu parçalanmışlıktan korkuyu gidermenin bir yolu olarak formüle edilmiş bir ideoloji olarak değerlendirilebilir.

Faşizmin diğer ideolojilerden farkı iç tutarlılıktan epeyce uzaklaşmış olmasıdır. Faşizm geniş kapsamlı ve kendi içinde tutarlı bir ideolojiden çok, inanç ve eyleme dayanır. Faşizm, içerikten çok bir biçimdir. Faşizmin tutarsız ve zayıf ideolojik yapısının yarattığı boşluk aktivist yönü ile doldurulmaya çalışılmış, bu nedenle propaganda, kitleleri harekete geçirmede asıl itici güç olarak kullanılmıştır.

Toplum, bir “sosyal kontrat”la oluşmaz. Vatandaşlık yasal bir hayaldir. Vatandaşlık değil, bir ulusun parçası olmaktır anlamlı olan. Bu anlamda ulus, kolektif ruhun dışa vurmuş, şekillenmiş halidir. İnsan, aklı ile değil kolektif ruhu ve toplumsal içgüdüleri ile hayatı anlar. Oysa akıl, içgüdüleri zayıflatır, hayatın anlamını yok eder ve bireyi ulusun diğer bireylerinden ayırarak düşmanlık yaratır.

Faşizme göre, toplumsal çatışmanın yok edilmesi, toplumsal ve ekonomik yapılara dokunulmadan, birlik ruhu yaratılarak mümkündür. İşverenler kendi çıkarları için değil ulusun çıkarları için üretim araçlarını ellerinde tutmaktadırlar. Doğal olarak tüm mallar ulusundur, işverenler ulus çıkarları için onları ellerinde tutacak, işçiler de yine ulusun çıkarı için üretim yapacaklardır. Faşizm, kapitalist ekonomiyi ve onunla uyumlu sosyal yapıyı muhafaza ediyor, teknolojiden yararlanıyor, ama sadece inanç ile sömürünün görünmez kılınmasını ve sosyal çatışmaların yok edilmesini sağlıyordu.

Mosca’ya göre, insanları harekete geçirmenin yolu onlara rasyonel argümanlar sunmak değildir; insanların ihtiyacı sloganlar, marşlar duymak, semboller görmektir. Niçe’ye göre tarihteki tüm büyük başarılar sıradan insanlar tarafından değil güçlü kişiler tarafından gerçekleştirilmiştir.

Faşizmin Ayırıcı Özellikleri
Faşizm, Aydınlanmaya ve onun çizdiği eşit, evrensel ve rasyonel birey, katılımcı ve geleceğini belirleyen toplum modeline tepki olarak doğmuş bir ideolojidir. Faşizmin en belirgin özelliklerinden birisi, ideal sosyo-politik düzeni kurgularken bireyden itibaren hareket etmemesidir; diğer bir ifadeyle, bireyi temel aktör olarak görmemesidir. İnsanı, birey olma özelliğinden itibaren değil, ancak toplumun bir parçası olması hasebiyle bir değer, anlam ve işlev kazanmasından itibaren tanımlayan organizmacı ve dayanışmacı toplum anlayışının hakim olduğu faşizm, öte yandan devlete Hegel’vari bir kutsallık atfeder. Bu yaklaşım beraberinde elitist bir siyaset anlayışını ve toplumun bekası için lidere koşulsuz itaati zorunlu kılar. Olumsuz bir insan tablosu vardır. Liderin önemi, bilinçsiz kitleleri bilinçlendirme, yönlendirme ve harekete geçirme yeteneğinde yatar. Lider, bir anlamda, kutsal devletin temsilcisi, bir sureti, hatta bazen, ta kendisidir. Faşizmde lider karizmatik özelliklere sahiptir.

Faşist devletin en önemli koşullarından birisi, tek partili bir yapının oluşturulmasıdır. Tek partili yapı, devlet erkini tamamen ele geçirebilmenin, farklı düşünceleri, muhalefeti bastırabilmenin ve hatta yol edebilmenin tek yoludur. Parti ile devlet bütünleşir. Tüm devlet görevlerine parti üyeleri atanarak devletin tüm işlevleri partiye aktarılarak, parti ideolojisi ile devlet ideolojisi aynılaştırılarak adeta parti devlet içinde ayrı bir devlet haline gelip, yasama ve yürütmenin dışında yargı da partinin tekeline atanır. Devlet ile bütünleşmiş parti aracılığıyla, tek tip yaşayan, tek tip düşünen, tep tip eğlenen insanlardan oluşmuş, yaşamın tüm alanları birleştirilmiş total bir toplum yaratarak gerçekleşir.

Evrenselciliğe karşı bir hareket olarak faşizm, vatandaşlık temelinde değil, kendilerini diğerlerinden ayırdığına ve üstün kıldığına inanılan, bazen Almanya örneğinde olduğu gibi “kan”, bazen de İtalya örneğinde olduğu gibi “kültürel özelliklere dayanan kibirli bir “milliyetçilik” özelliği taşır.
Faşizm, kitleleri harekete geçirmede duygusal öğeleri çok sık kullanmıştır. Özellikle ekonomik olarak ezilmiş sınıfların mensuplarına milliyetçi ve ırkçı bir söylemle hitap ederek gurur duyabilecekleri, ezilmişliklerini unutabilecekleri yeni alanlar açmıştır.

Otoriter ve Totaliter Rejimler Arasındaki Farklılık

Otoriter rejimler, baskıcı rejimlerdir; bir kişi ya da grubun denetimine tabi olmadan yasama, yürütme ve hatta yargıyı hakimiyeti altına almış olduğu, muhalefetin yaşamasına izin verilmeyen rejimlerdir. Ancak otoriter rejimler ideolojik ve kapsayıcı, tüm toplumu belirli bir yöne doğru mobilize eden rejimler değildir. Oysa totaliter rejimler tüm toplumu kapsayan, ideolojik rejimlerdir. Bu tür rejimlerde toplumsal, iktisadi, kültürel vb. tüm alanlar siyasallaşmış, ideolojikleşmiş, siyasal alanın içine adeta hapsedilmiştir. Totaliter rejimin özünü, korku ve kontrol oluşturur. Devlet, her şeyin üstünde ve her şeyi kapsayan, kontrol eden ve kendi içinde eriten, kendi dışında başka alanların oluşmasına ve yaşamasına izin vermeyen, amaçsallaştırılmış bir idealdir. Tek tipleştirilmiş insan ve tek tipleştirilmiş yaşam biçimi, totaliter rejimin nihai amaca ulaşmak için düşündüğü en ideal insan ve toplum biçimidir. Totaliter rejimleri otoriter rejimlerden ayıran en önemli özellik, siyasal alanların bireyi yok eden kapsayıcılığıdır. Faşist bir rejim, total bir toplum yaratmak için teknolojiye ihtiyaç duyar, bu da belli bir gelişmişlik düzeyini gerektirir. Diğer yandan faşizm, özü gereği, az çok ekonomik bağımsızlık gerektirir, aksi halde faşizmin anti-kapitalist ve milliyetçi söylemi ile çelişkiye düşer.

 

Etiketler:

Anarşizm

Anarşizmin sosyalizmin liberal eleştirisiyle liberalizmin sosyalist eleştirisini birleştirdiği sıkça ifade edilir. Çoğu anarşist, liberalizmin bireye atfettiği önemi paylaşır. Liberalizm devletin otoritesini sınırlamakla yetinirler. Ancak anarşistler devletin otoritesini sınırlamakla yetinmezler, onu tamamen ortadan kaldırmayı hedeflerler. Marksizm ile anarşizmin ortak düşünsel kökenleri paylaştıkları ve sınıfsız ve devletsiz toplum nihai hedeflerinde birleştikleri, yalnızca stratejide ayrıldıkları sıkça ifade edilmiştir. Marksistler, devleti belli bir dönem için de olsa muhafaza ederek, anarşistler ise daha baştan hemen ortadan kaldırarak hedeflerine ulaşmayı önlerine koyarlar. Anarşistler için çelişki hayatın kendisidir ve çelişkiye, tutarsızlığa düşmekten ne kaçınmak mümkündür ne de bu hayıflanacak bir durumdur.

Aydınlanma çağının temel iddiası, insanlığın ergenlikten çıkması, olgunlaşması, kendi kaderine egemen olmasıydı. İnsan, artık hayatına hükmeden doğal ve toplumsal güçlerin gerçek efendisi olacaktı. İşte anarşizm, yerine getirilmeyen bu iddianın, gerçekleşmeyen, ihanete uğrayan bu vaadin peşine düşecektir.

Klasik anarşizmin kuramcıları daha çok insanın potansiyellerini, yani “doğasını” gerçekleştirmesi anlamında özgürlük düşüncesine yakındırlar. Anarşizmin kuramcılarına göre özgürlük insan varlığını mükemmelleşmesi ile eş anlamlıdır. Anarşi bir yönetenin yokluğu anlamına gelir ve düzen yokluğu manası taşımaz. Tam aksine anarşi düzen, devler ise iç savaş anlamına gelir. Anarşist bir toplum, hükümeti ve yönetimi olmayan düzenli bir topludur; baskıyla değil, üyelerince bir zorlama olmaksızın kabul edilen sağduyu ve ahlak kuralları ile düzenlenen bir toplum. Yani anarşist kuram, bireylerin gönüllülük temelinde bir araya gelmiş grupların oluşturduğu, kendi kendini düzenleyen toplum tasarımı çıkartır.

Toplumun işlemesini sağlayan gerçek yasaların devletle ve otoriteyle hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar topluma dışarıdan dayatılmazlar, toplumun kendi doğasından çıkarlar. Devlet toplumsal düzeni sağlamak için gerekli değildir. Aslında bilakis devlet, bu doğal toplumsal düzeni baskı, eşitsizlik ve özgürsüzlüğe yol açarak bozar. Bu nedenle anarşi düzensizlik değil, gerçek düzendir ve insanların toplum halinde örgütlenebilmesi için devletlere, hükümetlere, yasalara ihtiyacı yoktur. Gerçek özgürleşme için devletin yol açtığı ve sürdürdüğü eşitsizlik ve baskı yok edilmelidir. Doğal ve hakki olan da toplumsallık, karşılıklı yardımlaşma, kooperasyon ve gönüllülük temelinde iş birliğidir. Doğal olan toplumdur anarşidir; çünkü toplum, devletin ortaya çıkmasından önce var olan doğal bir olgudur.

İnsan Doğası
Anarşistler çoğu kez iyimser bir insan doğası anlayışına sahip olmakla eleştirilmişlerdir. İnsan toplumsaldır. Yani insanlar otoriter kurumlar olmaksızın toplumsal ilişkiler oluşturur ve bu ilişkileri düzenler. Toplum, insanın ortaya çıkmasıyla beraber var olan doğal bir fenomendir. Anarşistler için toplumsallık nasıl insan doğasının bir parçası ise, erk istenci de bu doğaya ilişkindir. İnsanlarda güce, otoriteye yönelik bir eğilimin varlığı anarşistleri daima tedirgin etmiştir. Erk, güç istenci, anarşistlerin insan doğasına ilişkin bu kez kötümser yaklaşımının temelini oluşturur. Bakunin, “en içten demokratı tahta oturtun, hemen inmezse kesinlikle yozlaşacaktır” der. Dolayısıyla anarşistlerin insan doğasını kavrayışları özsel olduğu kadar bağlamsaldır da. Yani insanın içkin potansiyellerinden hangisinin açığa çıkacağı içerisinde yer aldığı bağlama bağlıdır. Fakat gene de devletin yarattığı toplumsal koşullar ortadan kalktığında, insan doğasının daha belirleyici olan kısmının toplumsallık yönünde olduğu anarşistlerin temel bir kabulüdür.

Suç ve Anti-Sosyal Davranış
Anarşistler polis, mahkeme ve hapishane gibi devletin şiddet ve cezalandırma aygıtlarını kategorik olarak reddederler. Anarşistlere göre devletin güvenlik aygıtı baskıcı olmakla kalmaz, aynı zamanda suçu yaratan toplumsal koşulları sürdürerek aslında suçu yeniden üretmiş ve çoğaltmış olur. Baskı ve eşitsizlik yok olduğunda zaten suçun da ortadan kalkacağı ya da en azından çok azalacağı öngörülmektedir. İnsan doğal olarak toplumsal olduğundan, toplum dışı davranışı yaratan koşullar tok edildiğinde böyle bir mesele de kalmayacaktır.

Anarşistler için insan yapısı yasalar, doğaları itibariyle keyfi ve baskıcıdır. Yasalar insanların farklı eylem biçimlerini tek biçimli evrensel standartlara indirgemeye çalışır ve bu nedenle de ister istemez baskı ve zorbalığa neden olur. Yasaların uygulanmasıyla gündeme gelen cezalandırmanın ise ne ahlaki olarak savunulabilir bir yanı vardır ne de faydalı olduğu iddia edilebilir. Birçok anarşist, anti-sosyal bir davranışın karşılığının bizzat o toplumdan şeklinde olabileceğini öne sürmüşlerdir. Yani toplum kendi kendini denetleyecektir. Anarşistlere göre, sömürü ve tahakküme dayanan kurumların yokluğunda ve karşılıklı güvene dayanan özgür bir toplumda yeni bir toplumsal ahlak gelişecek ve farklı hayat tarzları ve inançlara hoşgörüyü esas alacaktır.

Anarşizm ve Şiddet
Anarşizm, insanların devletsiz ve şiddetsiz özgür bir aradalığını savunmak anlamında, temelde şiddet karşıtıdır. Anarşizmin merkezi fikri, toplumsal ilişkilerin özgürlük temelinde kurulması ve bu şekilde de şiddetin toplumsal hayattan dışlanmasıdır.
Wlliam Godwin şiddet kullanımını ve baskı karşısında şiddet yoluyla direnişi olumlamaz. O daha çok rasyonel ikna üzerinde durur. Şiddet insan aklını ikna etmez onu budalalaştırır. Proudhon da temelde barışçı bir toplumsal dönüşümden yanadır. Bakunin ise devrimci dönüşümün yıkıcı yönüne vurgu yapar. Devrim tam bir toplumsal tasfiye anlamı taşımaktadır. Yıkıcı tutku aynı zamanda yaratıcı bir tutkudur.

Bir Parantez: Bireyci Anarşizm
Bireyci anarşistler için toplum organik bir bütün değil, ayrı ve egemen bireylerden oluşan topluluktur. Bireyci anarşizm, gerek özel mülkiyeti temel alışı gerekse kısıtlamanın yokluğu anlamında özgürlük anlayışıyla liberalizme oldukça yakındır. Toplumsal örgütlenmeden ziyade örgütsüz ve bağımsız birey vurgusu hakimdir. Bireysel benlik, kolektif varlıklara, bütünlere ( devlet, ulus, din) tabi olmamalıdır.
Bireyci anarşizm esas olarak ABD’deki anarşist gelenek içinde gelişmiştir. 20. yüzyılın ikinci yarısında, yeni sağ akımın içerisinde ve özellikle de ABD’de anarko-kapitalizm olarak adlandırılan bir akım belirmiştir. Piyasanın bütünüyle serbestleştirilmesini savunurlar. Anarko-kapitalistleri liberalizmin klasik formülasyonlarından ayıran husus, asgari devletin bile gereksiz olduğu, çünkü kişinin ve mülkiyetin devlet olmadan da özel koruma birimleriyle sağlanabileceğini savunmalarıdır.

 
 

Etiketler:

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.