RSS

Etiket arşivi: Din ve Siyaset

Din ve Siyaset

İnsanın beden ve ruh yanı vardır. Ruh liberal devlette özel alan haline gelmiştir. Seküler devletin en önemli işlevlerinden birisi özel alanın korunmasıdır. Bu devlet özel alanda kişinin mutluluğunu kendisine bırakır ancak bunun için gerekli altyapıyı hazırlar. Dolayısıyla kişinin özel alanda yapmış olduğu seçimlere müdahale etmemektedir. Bu bir anlamda insanın iç ve dış olarak bölünmesidir. Sekülerleşme bir yandan da devletin güçlenmesini ortaya çıkarıyor. Devlet kişisel hak ve özgürlükleri korumak için güçlü olmalıdır.
Sekülerleşme dünyanın olumsuzlanması sonucu ortaya çıkmıştır. İsa’nın “İnsanları yargılamaya değil kurtarma geldim” sözü sekülerleşmenin arkasında yatan kodlardan birini oluşturmaktadır. Yargılama gibi basit bir faaliyet bu dünyadaki devlete bırakılmıştır. Modernizmin alt yapısını oluşturan kodları iradecilik, yazgıcılık ve nominalizm oluşturmaktadır. Bunun karşısında ise akılcılık, özgür irade ve realizm bulunmaktadır. Bu anlamda modernite Antik Yunan ile araya koyulmuş mesafedir. Kötülüğün arkasında Tanrı vardır anlayışıyla tanrı iyi olmaktan egemen olmaya geçmiştir. Devlet sadece hukuki bir mekanizma değildir. Hukuki mekanizmayı aşan siyasal bir yanı vardır. Kilisenin egemenliğinin ortadan kalkmasından sonra bu boşluk Tanrı-kral anlayışı ile doldurulmuştur.
Skolâstik dönemde özgür irade, realizm ve ıntellectualizm geçerliydi. Buna bağlı olarak insan akıl yanı temizdi ancak beden yanı kötüydü. Modern devlete geçilirken bu ilkelerin yerini iradecilik, belirlenimcilik ve nominalizm almıştır. Bu sefer insanın hem beden yanı hem de akıl yanı kötü kabul edilmiştir. Bunlara ek olarak düşmüşlüğün kötü olarak yorumlanması, Tanrının önceden iyi ve kötüyü belirlemiş olması insanı sorumluluktan kurtarmaktadır. Dolayısıyla modern devletin amacı erdemli birey yaratmak değil barış ortamı sağlamaktır.
Egemenliğin kaynağının Tanrısal oluşu modern zamanlara geçişte ortaya çıkmıştır. Devletin zamanla kilisenin başı olması modern zamanlarda devlet dini belirlemesine yol açacaktır. Luther Ortaçağ Avrupa’sında reform hareketinin kurucusudur ancak bu durum iki yüz yıl önce başlamıştı. Luther bunu sadece kurumsallaştırmıştır. Luther iki yüz yıl önceki Plâtoncu realizmi parçalamıştır. Ortaçağda kilise, devletin üstünde yer almaktadır. Kilise, devlet gücünün yanlış kullanılmasında bir doğal hukuk işlevi görmektedir. Krallar ise pozitif hukuku oluşturmaktadır. Bu doğal hukuk ortadan kalkınca kral hem dünyevi hem de ruhani lider olmuştur. Doğal hukuk artık onun kendi vicdanıdır. Pozitif hukukun sınırlarını mülkiyet, özgürlük, yaşam hakkı gibi haklar belirlemiştir. Günümüzde doğal hukuku Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi oluşturmaktadır.
Protestanlık, devletin mutlaklaşmasını getirmiştir. Luther’ göre, zulme uğrayan vatandaşların direniş hakkı yoktur. Ancak Katolikler direniş hakkını vatandaşlara vermiştir. Buradan yola çıkarak modern anayasacılığın temelini Katoliklerin attığını söyleyebiliriz. Katolikler doğal hukuku iyi yaşam temelli olarak tanımlarken, Protestanlar bireylerin doğal hakları çerçevesinde tanımlamaktadırlar.
Modern devlette devletin dini kontrol etme hakkını olmasına rağmen devlet dine ilgisiz kalmalıdır. Herhangi bir dini grup kamusal alanı ele geçirmeye çalışmadıkça devlet bu alanda ilgisiz olmalıdır. Seküler süreçte üç ana aşama görülmektedir. Luther’in buradaki rolü kilisenin egemenliğine son verilmesinde ve devlet egemenliğini mutlaklaştırmasındadır. Bu ilk aşamayı oluşturmaktadır. İkinci aşamada ise devlet karakter oluşturma amacı gütmemesidir. Üçüncü aşama ise kamusal alanın renksiz, bağımsız olabilmesidir.
Protestan laikliği, sekülerizmdir. Çünkü dünya kötüdür. Yargılamanın nedeni dünyada yaptıklarımız değildir. Katolikler için insanın aklı ve ruhu Tanrının yansımasıdır. Akla nasıl bakıldığı sekülerleşmede ve modernite de önem kazanmaktadır. Kapitalizm ve modernitenin oluşumda dinin içinde bir kod değişimi söz konusudur. Katoliklerde de ilk günah vardır ancak insan erdemle doğru yolu bulabilir. Protestanlıkta ise bu durum söz konusu değildir. Dünya kötüdür. Ancak Protestanlar bu olumsuzluğu olumlu bir motivasyona çevirmişlerdir. Seçilmiş olabilir miyim? Sorusu bir disiplini, enerjiyi ortaya koymaktadır. İnsan, Tanrı karşısında acizdir ancak çalışılarak bu durum yok edilebilir. Buradan başarı ideolojisi başlar. Protestan ahlakının temeli burada yatmaktadır.
Dini siyasetten ayırmak olanaksızdır. İnsanın bedeni maddidir, fakat ruhu değildir. Bu ikilikten yola çıkılarak başka ikiliklere ulaşılmıştır. İyilik-kötülük, Tanrı-şeytan vs. gibi. Bu iki ego çekişme halindedir. Bu durum siyasi bağlamda dünyevi erki simgeleyen devlet ile ilahi erki simgeleyen kilisenin çekişmesi şeklinde de ele alınabilir. Reformasyon ile birlikte papaya ve kilisenin o günkü durumuna, kilisenin dünyasal boyutuna karşı çıkıldı. Luther’ göre papa bir insan olarak yanılabilirdi. Dolayısıyla kilisenin egemenlik kaynağı papa değil kutsal kitaplardır.
Orta çağdan gelen kilisenin devlet üzerindeki hâkimiyeti fikrinin aksine, kilise devletin hâkimiyeti altında olmalıydı. Burada stratejik amaçlar vardı. Avrupalı bir hükümdar Protestan inancı kabul ederse, reformu uyruklarına empoze edebilir ve reformun yayılmasına yardım edebilirdi. Kuzey Avrupada’ki güçlü krallar zaten papanın otoritesinden kurtulmanın yollarını arıyordu. Bu bağlamda Protestanlık onlar için bir araç olarak kullanılacaktır. Krallar gibi, prensler ve aristokratlarda Protestanlığı kabullenmekle büyük yararlar sağlıyorlardı. Protestan olan prensler kilisenin tüm mallarına sahip oluyorlardı. Prensler için Protestan olmak karlı bir işti.
Krallar, prensler ve burjuvalar siyasi ve ekonomik çıkarlar sağlamak için Katolik kilisesine karşı çıkıp Protestanlığı kabul ederlerken, köylüler ve işçiler umutsuz ve acımasız dünyayı temsil eden devlete ve kiliseye karşı çıkıyorlardı. Protestanlığın halk arasında yayılmasının başlıca nedeni inanç değil, yoksulluk ve çaresizlikti. Hıristiyanlığın içindeki bu kod değişimi hem dünyevi irade sahiplerinin hem de halkın işine geliyordu. Böylece din belli çıkarlar için kullanılıyordu. Protestan düşünce ile birlikte dengeler değişiyor güç dünyevi otoriteye kayıyordu.
1555 yılında Augsburg Barışı ile imparator Katolik olmasına rağmen kral ve prensler Protestan olabiliyorlardı. Fakat halklar kendi hükümdarlarının dinine tabi tutuluyorlardı. Yeni anlayışa göre hükümdar her ulusal kilisenin başıdır. Böylece eski anlayış tersine dönmüş oluyordu. Sonuç itibariyle kilise devlete değil, devlet kiliseye hâkim olmuştu. Bu durum ise uzun süre devam edecek olan din savaşlarına neden olmuştu. Din öğesi artık sahnenin tam ortasında bulunmayıp, duruma göre bir siyasi bahane halini almaya başlamıştı. 1600’lü yıllarda İspanya Katolik Fransa’ya karşı savaş açıyor ve Fransa’nın yardımına Protestan Oliver Cromwell geliyordu. Bu bir anlamda güçler dengesi oluşturmak içindir. İngiltere İspanya’nın daha fazla güçlenmemesi için dini açıdan yakın olmadığı Fransa’ya yardım ediyor. Bu durum günümüzde de var olan gayri-tabii ittifakları göstermektedir.
İngiliz iç savaşları bir yandan dini hoşgörüyü kurumsallaştırırken, aynı zamanda insan haklarının da insan haklarının yerleşmesine hizmet etmiştir. 8. Henry, düşmanları İspanya ve Fransa kralları gibi, mutlak bir kral olmak için, kendini İngiliz kilisesinin başı olarak ilan etmiş, üstünlük yasası çıkarmış, her türlü dini fikir ayrımını yasaklamıştı. İngiltere, Henry, Mary Tudor, Mary Stuart ve Elizabeth dönemlerinde dört defa din değiştirmiş, Bunu da hükümdarın kararıyla yapmıştır. Bu gibi olaylarda önemli olan din değil, siyasi güç çekişmesidir. Bazen din, devlet tarafından araç olarak kullanılıyor, bazen de din kurumu kendi amaçları için siyaseti kullanıyordu.
Henry, iki Mary ve Elizabeth döneminde, İngiltere’de bulunan feodal yapıya karşı mutlakıyetçi bir anlayış arayışı söz konusudur. Burada real politik faktörler ağır basmaktadır. Din siyasi bir kılıfa bölünmüş ülkenin selameti vicdan özgürlüğünü kaldıramaz hale gelmiş, iç barış ve dış güvenliğin hoşgörüsüz bir rejimi zorunlu kıldığı fikri yerleşmişti. Elizabeth’den sonra Tudor hanedanı tükendi 1602 yılında Stuart hanedanı üyesi James tahta getirildi. İngiltere’yi on yıl parlamentosuz yönetti. Tanrının lütfuyla kral olduğun inanıyordu. Oğlu birinci Charles’ın davranışları siyasi sorunu daha ciddi boyutlara taşımıştır. Devlet ile Anglikan kilisesi iç içe olduklarından yapı mutlakıyetçiliğe hizmet ediyordu. Bu dönemde oy verme hakkı mali varlığa endeksliydi. Zamanla oy verme hakkı için gerekli servet miktarı halkın büyük bir kısmını siyasi süreçten dışlamıştı. Böylece dertlerine derman arayanlar, kral-parlamento ilişkileri bağlamında çareyi parlamentoda görüyorlardı. Charles ile İskoçya arasında çıkan savaşta Charles’ın yenilmesi parlamentonun gücünü artırmıştı. Bu dönemde parlamento, kralın keyfi icraatlarına karşı gelerek, onun ilahi egemenliğine son veriyor aynı zamanda Anglikan Kilisesi’nin siyasi erkini de yok ediyordu. Bu sırada Charles’ın parlamentoya karşı savaşmış ancak başarılı olamamıştır. Oliver Cromwell’in ordusu kralı yenmiştir. Bu iç savaş sonucunda güç sahibi olan ordu, parlamento ve halk bağlamında rejim arayışları başlamıştır. Bu aşamada şunu söyleyebilir ki, Katolik kilisesi temel olmaktan çıkınca bir çok bölünmeler ortaya çıkmış ve güç dengesi bozulmuştur. Katolik kilisesi son söz söylemiydi.
Katolik kilisesinin gücünün zayıflamasıyla devlet ve mezheplerin durumu ne olacaktır? Aslında laiklik ve sekülerliğin burada ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Devletin mezhepler arsında bir hoşgörü sağlaması, ruhani olanı topluma bırakması gerekecektir.
 
 

Etiketler:

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.